|
Soruşturmaya koydukları isimle amaçlarını yargıdan önce açıklamış oldular.
Yapılacak tek işlem nedenini ve niçinini ortaya koyabilmek için geriye dönülerek bu soruşturmayı başlatanları sorgulamak!
Ergenekon bir tarihtir...
Haysiyettir...
Türk kimliğidir!
Bağımsızlıktır!
Ergenekon çetesi denilerek
kültür ve vatanseverlik
hedef seçildi!
DEMOKRASİLERDE
SUÇ İŞLEME ÖZGÜRLÜĞÜ VAR MI?
"O halde ortada suç varsa
cezası da vardır!"
Halka ve Olaylara Tercüman gazetesi "Ergenekon"un kara kalemlerini yazdı. Yeni Şafak, Star ve Taraf'ın Atatürkçüler'i yalan Ergenekon manşetleriyle çeteci ilan ederek karaladığına dikkat çeken Tercüman, Cumhuriyet, ve Cumhuriyetçileri hedef alan Ahmet altan, Şamil Tayyar, Fehmi Koru ve Ergun Babahan'ın kim olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
"Yeni Şafak, Star, Taraf, Atatürkçüler'i yalan Ergenekon manşetleriyle çeteci ilan ediyor karalıyor, Cumhuriyetçileri hedef gösteriyor. Şimdi halk soruyor: Bunlar kimin talimatı? Gazeteciyiz diye geçinen bir kısım yazar tayfası, Türkiye'yi zora sokmak için harekete geçti. Cumhuriyetçi isimler yayın yasağına rağmen Ergenekon'la karalanıyor, infaz ediliyor." Bu sözler bugünkü Tercüman gazetesinden...
Anayasa'nın 138. Maddesi
A. Mahkemelerin Bağımsızlığı
Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.
Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.
Fehmi Koru Avrupa'da bir camide
* Fehmi Koru, bir Müslüman olarak barış ve kardeşlik için mi çalışıyor yoksa birilerini savunma adına öfkesinin arkasında mı koşturuyor?
* Ergenekon operasyonunda ibre şimdi de Amerika'ya döndü. Fehmi Koru, Kanal 7'de Ergenekon operasyonunun 5 Kasım 2007'deki Bush-Tayyip Erdoğan görüşmesinde kararlaştırıldığını belirtti.
AKP'li yöneticiler Anayasa'nın 138. Maddesi'ne aykırı olarak görevini yapan Yargıtay Başsavcısı aleyhinde konuşmaktan çekinmemişler bu konu Fehmi Koru, Mehmet Altan, Şamil Tayyar ve Ahmet Hakan gibi gazetecilere sirayet etmelerine sebep olunmuş :
"Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz." hükmü açık açık ihlal edilmiştir.
Tarihimizle öğünmenin bir resmidir Ergenekon... Bunu yerinde anmak ve seviyesinde yorumlamak hepimizin görevidir. Bunun dışındaki bakışlar Türk'e veya Türklüğe duyulan bir nefreti, Türk düşmanlığını yansıtır. Atatürk, Mehmet Akif Ersoy, Fatih Sultan Mehmet gibi Ergenekon da siyasi ihtiraslara, dış güçlerin oyunlarına, kötü niyetli kişi veya şahısların aşağılamalarına bırakılamaz!
Bunu hepimiz biliyoruz. Ergenekon Destanı'nda, Hun devletinin yıkılmasından sonra, Türklerin zorlukları nasıl alt ettikleri anlatılır. İlhanlı tarihçisi Reşideddin bu "operasyon"u Camiü't-Tevarih'te şöyle naklediyor:
"Türk illerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bütün kavimler birleşerek Göktürklerden öç almaya yürüdüler. Türkler çadırlarını, sürülerini bir yere topladılar. Çevresine hendek kazdılar, beklediler. Düşman geldi. Vuruş başladı. On gün vuruştular, Göktürkler üstün geldi." Düşman, Türkleri er meydanında yenemeyeceklerini anladığından hileye başvurdu. Göktürkleri gafil avlayıp, çadırlarını bastı. Büyük bir katliam oldu. İl Han'ın küçük oğlu Kayan (Kıyan) ve yeğeni Tukuz (Negüz) kadınlarıyla birlikte düşmanın elinden kaçıp onların bulamayacağı bir yere Ergenekon'a geldiler. Burası geçit vermez, sarp dağlarla çevrili orta yeri düz, verimli bir ova idi. Burada bir müddet sonra nüfusları gittikçe çoğaldığında, birbirine akraba, ayrı ayrı "oba"lar oluşturdular. Nihayet dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri Ergenekon 'a sığamaz oldu. Kurultay toplayıp, Ergenekon'dan çıkma kararına vardılar. Çıkış için tek bir geçit vardı fakat burası da demirdendi. Bir demirci ustasının fikriyle büyük bir ateş yakılıp, devasa körüklerle harlandırılarak demir dağ eritildi. Nihayet, Börteçene (Bozkurt) adlı bir başbuğun liderliğinde, Türkler Ergenekon'dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar.
Neden Ergenekon ismi konuldu ?
Birileri çıktı bir soruşturma dosyası açtı. Soruşturmanın ismine milli bir anlamı olan Ergenekon adını koydu.
Ortaya konulan soruşturmanın seyri içerisinde hem Ergenekon ismi, anlamıyla yıpratıldı, hem de bu soruşturma kapsamında tutuklananlar hırpalandı... Adeta aşureye dönen soruşturma kapsamına alınanlardan bazılarının Fehmi Koru gibi gazete köşe yazarlarının hedef gösterdiği parti yöneticileri veya yazarlar olması kamuoyunda çeşitli söylentilere yol açtı... Ve yargıya güven konusunda çeşitli sorular sorulmaya başlandı.
Emel Kulluk
İstanbul, 28.03.2008
Anayasa'nın 134. Maddesi
Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar yapmak amacıyla; Atatürk'ün manevi himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezinden oluşan, kamu tüzel kişiliğine sahip "Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu" kurulur.
Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk'ün vasiyetnamesinde belirtilen mali menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir.
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir.
Anayasa'ya göre AKP yöneticileri
"Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar yapmak" gerektiği halde Ergenekon davasıyla ve bazı kararlarıyla Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini aşağılamakta ve gözden düşürmektedir. Yani bu icraatlarıyla suç işlemektedirler.
Maliye Bakanı'nın "Sümerbank'ı bitirdik, yakında tarihten siliniyor" sözleri Atatürk'e ve Atatürk'ün eserlerine ve Türk tarihine, Türk kültürüne AKP'nin bakışını ve Anayasa'nın 138. Maddesi'nin ihlalini gösteriyor!
Sümerbank bir tarihti... Bir kültürdü...
Güngör URAS'ın : Sümerbank'ı "gerçekten" bitirdiler başlıklı yazısında bu konunun perde arkasını ortaya dökülüyor... Bu yazı :
Dün sabah Manisa'da kapısında "Sümerbank Bez Fabrikası" yazan terk edilmiş, harap durumda fabrika binasının önünden geçerken içim "cızzz" etti.
Maliye Bakanı'nın "Sümerbank'ı bitirdik, yakında tarihten siliniyor" sözlerini, Milliyet Ekonomi'de dün sabah okuduktan sonra gözlerimle Sümerbank'ın nasıl batırıldığını, tarihten nasıl silindiğini görmek beni yıktı.
Sümerbank, Türkiye'de sanayileşmeyi başlatan devlet kuruluşu idi. Bugün çok kimse Sümerbank'ın ne olduğunu hatırlamıyor. Seka'nın eski genel müdürlerinden Kurtcebe Gürkan, "kamu girişimciliğinin tarihsel gelişmesi"ni anlatırken, Sümerbank'ın nasıl kurulduğunu ve neler yaptığını da hikâye eder.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e intikal eden belli başlı dört sanayi tesisi (1) Bakırköy Pamuklu Dokuma, (2) Feshane Yünlü Dokuma, (3) Beykoz Deri ve Kundura ile (4) Hereke İpekli ve Yünlü Dokuma fabrikalarıydı.
1925'te Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası kuruldu. Bu dört tesis bu bankanın yönetimine verildi. 1932'de Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası feshedilerek yerine Devlet Sanayi Ofisi ve Türkiye Sanayi Kredi Bankası kuruldu. 1933'te bu iki müessese birleştirildi. Onların yerini Sümerbank aldı.
.....
Güngör URAS
Milliyet Gazetesi - 29.07.2005
ANKARA BAROSU
BASIN AÇIKLAMASI
Ergenekon soruşturması kapsamında 25 Mart 2008 tarihinde gözaltına alınan Baromuz üyesi Avukat Nusret Senem'in bürosunda ve evinde yapılan arama ve el koymalarla ilgili olarak kimi gazetelerde yer alan haberler gerçeği yansıtmamaktadır. Şöyle ki;
1 - Avukat Nusret Senem'in bürosunda yapılan arama, Avukatlık Yasası'nın 58.maddesi hükmü gereğince Cumhuriyet Savcısı denetiminde ve Baromuz tarafından görevlendirilen iki Baro temsilcisi avukatın katılımı ile yapılmış, aramada Nusret Senem'in avukatı Mehmet Cengiz'de hazır bulunmuştur.
2 - Arama sırasında avukat Nusret Senem bürosunda olmadığı ve büroda başkaca bir kişi de bulunmadığı için büronun kapısı çilingirle açılmıştır.
3 - Arama öncesinde veya sırasında avukat Nusret Senem'in bürosundaki bilgisayarların hard disklerini yaktığı/yakarken yakalandığı yönündeki bilgiler gerçek dışıdır. Kaldı ki, arama sırasında avukat Nusret Senem bürosunda olmamakla, hard diskleri yakması veya yakarken yakalanması fiilen ve maddeten mümkün değildir. Düzenlenen işyeri arama ve geçici olarak el koyma tutanağında da böyle bir bilgi yer almamaktadır.
4 - Düzenlenen işyeri arama ve geçici olarak el koyma tutanağında yer alan bilgilere göre, avukat Nusret Senem'in bürosunda el konulan hard disklerdeki bilgiler kopyalanmış ve kopyalanan bu bilgiler avukat Nusret Senem'in vekili Mehmet Cengiz'e verilmiştir.
5 - Düzenlenen ev arama ve el koyma tutanağında yer alan bilgilere göre, avukat Nusret Senem'in evinde yapılan arama ve el koyma işlemine, Avukatlık Yasası'nın 58.maddesi hükmüne aykırı olarak Cumhuriyet Savcısı'nın denetimi, Baronun görevlendirdiği temsilcinin katılımı olmaksızın başlanılmış ve sürdürülmüş, o aşamada evde bulunan avukat Nusret Senem'in vekili Nusret Şenalp'in itirazı üzerine arama işlemine Cumhuriyet Savcısı ve Baro temsilcisi gelinceye kadar ara verilmiş, Cumhuriyet Savcısı'nın ve Baro temsilcilerinin eve gelmelerinden sonra arama ve el koyma işlemine onların katılımı ile ve kaldığı yerden devam edilmiştir.
6 - Baro temsilcileri düzenlenen ev arama ve el koyma tutanağını, arama ve el koyma işleminin Avukatlık Yasası'nın 58. maddesine aykırı olduğunu belirtmek ve bu husustaki muhalefetlerini tutanağa geçirmek suretiyle imza etmişlerdir.
Halen gözaltında olmakla, kimi basın organlarında yer alan, gerçeğe, haber ve basın etiği ile sorumluluğuna aykırı bulunan bütün bu hususları kamuoyuna açıklamak ve kendi kişiliğiyle mesleki kariyerini korumak imkanına sahip olmayan Baromuz üyesi Nusret Senem'in en temel insan haklarından olan lekelenmeme hakkını meslek örgütü olarak korumak görevi Baromuza ait olmakla, bu basın açıklamasının yapılması ve kamuoyunun doğru biçimde bilgilendirilmesi zorunlu olmuştur.
Saygılarımızla.
Av.V.Ahsen Coşar
Ankara Barosu Başkanı
28.03.2008
* Le Monde Gazetesi dahi AKP'nin dini siyasete alet ettiğini ve devlet imkanlarıyla oy avcılığı yaptığını gözlemlemiş! Bu durumda Yargıtay Başsavcılığı'nın açtığı davanın ne kadar yerinde olduğu onaylanmış oluyor.
* AKP'nin Ergenekon'la gösterdiği telaş ve şeffaf olmayan görüntülerinin arkasından kendi aleyhlerine çok ciddi sonuçların çıkacağına dair ip uçları da görünüyor!
Yerel seçim için hazırlık
Fransa'nın ünlü gazetelerinden Le Monde, AKP'nin yerel seçimlerde Güneydoğu'daki kentleri kazanmak için, Kur'an ve kömürle çalışma yaptığını yazdı. Gazete, partiye destek veren işadamları için "yeşil sermaye misyonerleri" tanımını kullandı.
ULUSLARARASI GAZETECİLER FEDERASYONU'NDAN TEPKİ
"Siyasi hoşgörüsüzlük ve baskı hâlâ sürüyor"
ÇİMEN TURUNÇ BATURALP
BRÜKSEL - Uluslararası Gazeteciler Federasyonu'ndan (FIJ) gazetemiz İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk'un gözaltına alınmasına tepki geldi. 600 bin üyeli Uluslararası Gazeteciler Federasyonu tarafından "Baskıcı Geçmişin Yankısı "başlığıyla yayımlanan bildiride, "önde gelen bir köşe yazarının evine yapılan polis baskınının, Türk siyasetinde hoşgörüsüzlük ve baskının hâlâ hüküm sürdüğünü gösterdiğine" dikkat çekilerek duyulan kaygı dile getirildi. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu Genel Sekreteri Aidan White, Selçuk'un gözaltına alınmasını, "Türkiye'de insan haklarının korunması yönünde kaydedilen gelişmelere karşın, eleştirel sesleri susturma çabasını hatırlatan şok" olarak niteledi. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu'nun bildirisinde " Son 15 yıldır devletin polisi tarafından korunan duayen köşe yazarı geçen cuma sabah karşı gözaltına alınmasının üzerine yoğun eleştiri bombardımanı sonucunda serbest bırakıldı" ifadelerine yer verildi. FIJ tarafından yayımlanan bildiride ayrıca, Cumhuriyet gazetesinin açıklamalarına da yer verildi. Bu arada, Avrupa Komisyonu'nun dünkü olağan basın toplantısında Türkiye'de yaşanan gözaltı olaylarına ilişkin yöneltilen bir soruya "yorum yok" yanıtı verilerek sessizlik korundu.
WASHINGTON TIMES TÜRKİYE'DEKİ GELİŞMELERİ YORUMLADI
"Halkın yönetime ve hukuka güveni sarsıldı"
Dış Haberler Servisi - AKP'ye açılan kapatma davası ve Ergenekon soruşturmasıyla ilgili son gelişmeler nedeniyle Türkiye'de halkın büyük bölümünün yönetime ve hukuk sistemine olan güveninin azaldığı bildirildi. Amerikan The Washington Times gazetesinde Tülin Daloğlu imzasıyla yayımlanan haberde, başsavcıyı yargıya siyaset karıştırmakla suçlayan AKP'nin "Ergenekon" konusundaysa halktan hukuka saygı göstermesini istediği belirtildi. Ergenekon soruşturması kapsamında Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı İlhan Selçuk 'un gözaltına alınmasının ardından düzenlenen gösterilere vurgu yapan gazete, göstericilerin Selçuk'un gecenin bir vakti evinde gözaltına alınmasının adaletle ilgisi olmadığı, tek amacın halkı korkutmak olduğu şeklindeki açıklamalarına yer verdi. The Washington Times, Dünya Basın Konseyleri Birliği Başkanı ve Hürriyet gazetesi yazarı Oktay Ekşi'nin AKP hükümetinin ülkedeki laik sesleri susturmaya çalıştığına yönelik eleştirilerine ve CHP lideri Deniz Baykal' ın "AKP'nin kendi derin devletini yarattığı" şeklindeki sözlerine de vurgu yaptı. Başbakan Erdoğan'ın kapatma davası konusunda "mazlumu oynadığı, ancak mazlum olmadığı" kaydedilen haberde, AKP'nin davaya soğukkanlılıkla yaklaşması gerektiği ve "kendisine güvenen bir hükümetin hukuk devletinin yeterince güçlü olması halinde hakkındaki suçlamaları bertaraf etmek konusunda bir sorun yaşamaması gerektiği" değerlendirmesinde bulunuldu.
ANKARA BAROSU
BASIN AÇIKLAMASI
Her ne kadar Anayasamızın 69.maddesinin 4,5 ve 6.fıkraları ile Siyasi Partiler Yasası'nın 101/b maddesi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına siyasi partiler aleyhinde kapatma ve yöneticileri hakkında siyasetten yasaklanma isteğiyle dava açmak yetkisi verilmiş ise de, demokrasilerde asıl olan siyasi partilerin yargı eliyle kapatılması değil, aksine halkın desteğini yitirerek siyasi yaşamlarının sona ermesidir.
O nedenle, referansı demokrasi olan hiçbir kişinin, programına, izlediği sosyal ve ekonomik politikalara ne denli karşı olursa olsun, demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez unsuru olan siyasi partilerin yargı kararıyla kapatılmasını kabul etmesi, içine sindirmesi, bu amaçla açılan davayı onaylaması mümkün değildir.
Açıklanan nedenle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kapatılması isteğiyle dava açılmış olmasını doğru bulmadığımızı, bu durumun siyasi, ekonomik ve demokratik yönden kaygı verici sonuçlar doğuracağı endişesi içinde olduğumuzu belirtmek isteriz.
Diğer taraftan, çağımızın yönetim anlayışı olan anayasal demokrasi, her ne kadar açık, özgür, adil seçim demek ise de, aynı zamanda hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ilkesi, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile birlikte temel hak ve özgürlüklerin tanındığı ve güvence altına alındığı bir sistemdir.
O nedenle anayasal demokratik rejimlerde, yasama, yürütme ve yargı erkleri sahip oldukları yetkileri Anayasa'ya, yasalara, hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanabilirler.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kapatılması ve bir kısım yöneticilerinin siyasetten yasaklanması isteğiyle dava açmış olmasını da bu çerçevede değerlendirmek; siyasi görüş ve tercihlerimiz her ne olursa olsun, demokrasi anlayışımıza ne kadar ters düşerse düşsün, salt böyle bir davayı açtı diye Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını ve onun şahsında anayasal bir kurumu tahkir ve tezyif etmekten kaçınmak, kurumun saygınlığını, sakinliğimizi, soğukkanlılığımızı korumak, her koşulda demokratik olgunluğumuzu göstermek zorundayız.
Kaldı ki, davayı açan savcılık makamı karar makamı olmayıp, sadece iddia makamıdır. Kararı verecek olan ise mahkemedir. Bu durumda kararı verecek olan Yüksek Mahkemeye güven duymak, mahkeme üzerinde baskı oluşturmaktan kaçınmak, demokrasi adına siyasi partilerin kapatılmasına karşı çıkarken, demokrasiyi, hukuk devletini korumak için yargıya sahip çıkmak zorunda olduğumuzu da unutmamamız gerekir.
Saygılarımızla.
Av.V.Ahsen Coşar
Ankara Barosu Başkanı
İSTANBUL BAROSU
BASIN AÇIKLAMASI
Yargıtay Başsavcısı tarafından Adalet ve Kalkınma Partisinin temelli kapatılması istemi ile açılan dava nedeniyle yapılan yorum ve değerlendirmelerin büyük çoğunluğu, hukuksal temellerden yoksundur. Bu nedenle yapılan pek çok açıklamayı, bir hukuk kurumu olarak kaygı ile izlemekteyiz.
İktidar Partisinin kapatılmasının istenemeyeceği, bunun halkın iradesini hiçe saymak anlamına geldiği, kapatılma isteminin ekonomik istikrarı bozacağı gibi "hukukun ilgi alanına girmeyen" bir dizi değerlendirme yapılmaktadır. Bununla da yetinmeyen kimi çevreler, durumu "garabet" olarak nitelendirmekte, "ölüme dair" örneklemeler yapmakta, ayetlerden yanıt oluşturmaktadır.
Bütün bu eylem ve söylemler, açılan bir dava ile ilgili olarak yapılacak değerlendirmeleri kısıtlayan yasal düzenlemelere karşın yapılabilmekte ve sorumluları kendilerini bu yasal düzenlemeden ayrık görmektedir.
Öncelikle bu çevreler ve o arada tüm halkımız bilmelidir ki, siyasal partilerin kapatılmasını istemek önce hukukçular için bir amaç olamaz. Hukuk devletinin oluşmasını mesleki bir insiyakla ve içselleştirerek talep eden hukukçuların böyle bir özlem içinde bulunmaları asla düşünülemez.
Demokratik rejimlerin vazgeçilmez unsurları olan siyasal partileri, vazgeçilmez kılan en temel öge, rejimin işlerliğinin sağlanmasındaki işlevleridir. Siyasal Partiler, demokrasinin işlerliğinin sağlanmasında yükümlendikleri işlevleri yerine getirdikleri sürece, hiçbir müdahale ile karşılaşmayacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, demokratik rejimin bir başka koşulu, hukukun üstünlüğü ilkesini de sahiplenmiş olmasıdır. Hukukun üstünlüğü anlayışının egemen kılınmadığı bir düzlemde demokratik rejimden bahsedilmesine olanak yoktur.
Siyasal Partiler için, bu anlayışları somutlayan olgu, Anayasa tarafından belirlenen siyasal zemindir. Anayasanın oluşturduğu siyasal zeminin yine Anayasa içinde kalarak değiştirilmesini de olası kılan demokratik rejim, bu niteliği itibariyle "ideal" kabul edilmektedir.
Açık deyişle, siyasal partiler, hukukun üstünlüğüne olan inançla demokratik rejim içinde onun işlevselliğini sağlayan kurumlar konumunda olmalıdır.
Öyle olamayanlar, siyasal iktidar da olsalar Avusturya örneğinde olduğu gibi, müdahale ile karşılaşabilirler. Bu müdahale anayasal sınırlar içinde ve salt hukuk müdahalesi olursa, başka müdahalelerin devreye girmesi engellenmiş olur.
Öyle olamayanlara karşı hukuk işlemezse veya işlerliği engellenirse, siyasal iktidarı halk oyuyla ele geçirenler Almanya örneğinde olduğu gibi, bir dünya savaşında milyonlarca insanı ölüme götüren bir süreci başlatabilir.
O nedenle, ülkemizde de geçmişte bu yönde alınan kararlarla ilgili olarak AİHM tarafından verilen kararlarla, bu yöndeki yaklaşımlar, evrensel hukukun genel kabulüne ulaşabilmiştir.
Bir hukuk kurumu olarak, Yargıtay C.Başsavcısı tarafından açılan davanın içeriği ile ilgili değerlendirme yapmayı, yasal hükümlere saygımız bağlamında doğru bulmuyoruz. İlgili ilgisiz herkesi de benzer yaklaşımlar göstermeye davet ediyoruz. Ancak hemen belirtmeliyiz ki, dava karşısındaki bakış açısı ne olursa olsun sorumlu davranış biçimi, hukuk ve demokrasiyi karşı karşıya getirmek değildir. Bu iki kavram birlikte mevcut olduğu sürece anlam ifade eder. Hukuktan koparılacak parçaların demokrasiye eklenmesi ile onun daha da güçleneceği gibi bir sanıya kapılmanın getireceği yanılgıların bedelleri, çok daha ağır olmuştur.
Bilinmelidir ki, savcılık bir iddia makamıdır ve görevinin doğal gereği olarak iddia öne sürer. Savcının, görevini yerine getirdiği için hedef haline getirilmesi, hukuk bilincinden yoksun toplumların tepkisidir.
Tek yaklaşımı hukuksal temelli olan bu iddiaların ne denli haklı olup olmadığının son karar mercii de mahkemelerdir. Hiç kuşku yok ki, yargılamanın en temel unsuru da savunmadır. Henüz, yargıyı oluşturan sav-savunma-karar üçlüsünden birisinin harekete geçmiş olmasından duyulan kaygıların hukuka özgülenerek, hukuku hedef alan değerlendirmelere girişilmesi, "geleceğimizin tümden karartılması" olarak nitelenecek bir vahim yanlışı doğuracaktır.
İstanbul Barosu olarak ilgili herkesi sağduyuya davet ediyoruz.
Ergenekon hayal ürünü
American Enterprise Institute uzmanı Michael Rubin "komplo" dedi
"İntikam bahanesi" Ergenekon'un Başbakan Erdoğan'ın hayal ürünü olduğunu ileri süren Rubin, Erdoğan'ın Ergenekon soruşturmasını kendini eleştiren, yolsuzluklarını ve iktidarı kötüye kullanmasını sorgulayan kişilerden intikam almak üzere bir "bahane" olarak kullandığını söyledi. Rubin, Erdoğan'ın Rusya Başbakanı Putin'e dönüştüğünü öne sürerek gözaltıların Türk demokrasisine zarar verdiğini belirtti.
ELÇİN POYRAZLAR'ın haberi
"Erdoğan'ın hayal ürünü"
© Michael Rubin, Erdoğan'ın Ergenekon soruşturmasını kendisini eleştiren, yolsuzluklarını ve iktidarı kötüye kullanmasını sorgulayan kişilerden intikam almak üzere bir "bahane" olarak kullandığını söyledi.
WASHINGTON - Washington'daki düşünce kuruluşu American Enterprise Enstitüsü (AEI) uzmanlarından Michael Rubin, "Ergenekon" soruşturmasını bir "komplo" olarak tanımlayarak bunun Başbakan Tayyip Erdoğan'a ait bir "hayal ürünü" olduğunu söyledi. Erdoğan'ın bu soruşturmayı kendisini eleştiren, yolsuzluklarını ve iktidarı kötüye kullanmasını sorgulayan kişilerden intikam almak üzere bir "bahane" olarak kullandığını söyleyen Rubin, Erdoğan'ın Rusya Başbakanı Vladimir Putin'e dönüştüğünü ifade etti.
Rubin, 1 Temmuz'da Ergenekon soruşturması çerçevesinde gerçekleştirilen gözaltılara yönelik Cumhuriyet'e açıklamada bulundu. Gazetecilerin ve siyasi muhaliflerin gözaltına alınmasının Türk demokrasisine zarar verdiğini söyleyen Rubin, bu durumun Rusya'da Putin'in demokrasiyi ortadan kaldırmasına benzediğini söyledi.
Rubin, "Ergenekon komplosu kendisini eleştiren, yolsuzluğunu ve iktidarı kötüye kullanmasını sorgulayan kişilerden intikam almak için Erdoğan'ın bahane olarak kullandığı kendi hayal ürünü olarak ortaya çıkıyor" şeklinde konuştu.
"Gözaltılar ironik"
Rubin soruşturmanın Vakit, Yeni Şafak, Zaman gazetelerinin yanı sıra Turkish Daily News gazetesindeki bazı köşe yazarları tarafından Erdoğan'ın hukukun üstünlüğü ve yargıyı küçümsemesini örtmek ve bahaneler bulmak amacıyla kullanıldığını da vurguladı. Rubin, AKP'nin hukukun üstünlüğünü küçük görmesine karşın devletin kurumlarını kötüye kullanma eğilimi içinde olduğunu ifade ederek son gözaltıların bu açıdan "ironik" olduğunu ifade etti.
Pek çok Batılı diplomatın ve Türk yetkilinin AKP'nin kapatma davası konusunda bir "uzlaşı" sağlanmasını umduğunu ve Türk uzmanların Erdoğan'ın pişman olduğunu düşündüğünü ifade eden Michael Rubin, "1 Temmuz baskını uzlaşının mümkün olmadığını gösterdi" dedi. Rubin, "Ya AKP kapanacak ya da Kemalizm ve hukukun üstünlüğünün yerine dinin siyasi amaçlar için fırsatçı bir biçimde kullanıldığı ve özgür medya ve özgür sivil toplumun hor görüldüğü Putin tarzı bir yaklaşım gelecek" şeklinde konuştu.
1 Temmuz'daki gözaltıların Erdoğan'ın AB üyelik sürecine yönelik samimiyetsizliğini de ortaya koyduğunu belirten Rubin, "Erdoğan Türkiye'ye sömürge valisi gibi emreden AB yetkililerini kucakladı. Ancak barışıl siyasi muhalefeti ezmenin Türkiye'nin refahı ve demokrasisinden daha önemli olduğunu gösterdi" dedi.
Rubin, "Bağımsız medyanın, Türk işadamlarının, Türkiye'nin çok uzun süredir ihmal edilmiş çiftçilerinin, aydınlarının ve hukukun üstünlüğünü destekleyen herkesin Erdoğan'ın Putin'in yolunu izlediği bir dönemde demokrasiyi savunma görevi bulunduğunu" ifade etti. Rubin, "Batılı diplomatların da Türk yargısının ardında durarak hiçbir siyasetçinin hukuktan üstün olmadığı kavramını desteklemesi gerektiğini" dile getirdi.
Cumhuriyet Gazetesi - 04.07.2008
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞI'NA
Aşağıdaki sorularımın, İçişleri Bakanı Sayın Prof. Dr. Beşir Atalay tarafından yazılı olarak yanıtlanması isteğimi bilgilerinize sunarım.
Saygılarımla.
31 Mart 2008
Süleyman Yağız
DSP İstanbul Milletvekili
Ulusalcılık, bir ideolojik hareket değil, bir duygudur; ülke ve yurt sorunlarına sahip çıkma duyarlılığıdır; yurtseverliktir; ulusal bütünlükten yanadır ve hiçbir ideolojinin tekelinde değildir.
Ülkemizdeki ulusalcılık, esin kaynağını, büyük önder Atatürk'ün temelini attığı milliyetçilik anlayışından almıştır. Bu anlayış, Atatürk'ün, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" ifadesinde kendini bulmuştur. Görüldüğü gibi, bu tanımda ırkçı bir vurgulama yoktur. Bu tanım, toplumumuzun bütün bireylerini bir ve eşit gören bir anlayışı içermektedir.
Dolayısıyla ulusalcılık, aşırı hiçbir akımla, örneğin aşırı sağla ve hele hele faşizmle hiçbir zaman ilişkilendirilemez.
Eğer ulusalcılık olmasaydı, herhalde bu ulus, ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI'nı bile veremezdi.
Kaldı ki, Türkiye'nin bugün girmek çabasında olduğu AB'nin bütün ülkelerinde de kendi anlayışlarına göre ulusalcılık vardır.
Bu bağlamda sormak istiyorum:
1 - Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ulusalcılığı aşırı sağ faaliyetler kapsamında ele aldığı, tehdit algılaması içinde gösterdiği yolundaki haberler doğru mudur?
2 - Doğruysa bunun getireceği olumsuz sonuçlar düşünülmüş müdür? Örneğin, bu algılama, ulusumuzu ulusal duyarlılıkları dile getirme konusunda endişeli olmaya yöneltmeyecek midir?
3 - Böyle bir algılama, ulusumuzun üzerinde polis baskısının oluşturulmasına sebep olmayacak mıdır?
4 - Ulusal duyarlılıkların zayıflatılması, kültürel değerlerin de zayıflatılması anlamına gelmez mi?
5 - Bir ulusu, kültürel değerlerden uzaklaştırmak, o ulusun, bütün değerlerine karşı duyarsızlaştırılması sonucuna yol açmaz mı?
6 - Emniyet Genel Müdürlüğü'ndeki değerlendirmede yer alan,"Ulusalcıların kullandığı aşırı yaklaşımların amacını aştığı ve propaganda amaçlı önemli bazı gelişmeleri tetiklediği" iddiası, toptancı bir suçlama değil midir?
7 - Bazı değerler için biri bir suç işliyorsa, suçlunun şahsiliği ilkesine göre, yapılması gereken sadece o kişiyi suçlu göstermek ve sadece o kişiyle ilgili gerekeni yapmak değil midir?
8 - Ulusalcılığı bir duygu, bir duyarlılık ve bir refleks olarak gören yurtseverleri, bir ya da birkaç kişinin suç işlemesinden yola çıkarak suçlamak, onları terör algılaması içinde göstermek de bir suç değil midir?
9 - Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ulusalcılığı terör kapsamında ele alması, asıl büyük tehdit olarak ortada duran irtica ve bölücülük risklerinin daha da büyümesine neden olmaz mı?
10 - Emniyet'in değerlendirmesinde yer alan, "Ulusalcı kesimler, devlet egemenliğinin özellikle AB sürecindeki yasal değişiklikler ile zedelendiği ve ülkenin bağımsızlığını yitirdiği varsayımını temel almaktadır" ifadesi de yine toptancı bir suçlama değil midir?
11 - Kaldı ki, bu endişeyi bütünüyle yanlış olarak değerlendirmek, hele hele terör dosyası kapsamında ele almak ne kadar doğrudur?
12 - Bu endişenin asıl kaynağı, AB'ye, AB'nin bile taleplerinin ötesine geçen ödünlerin verilmesi değil midir?
13 - Biz DSP'liler, Atatürk'ün tanımına uygun olarak, merhum Bülent Ecevit'in dile getirdiği, "Ulusalcı Demokratik Sol, Atatürk'ün yoludur" ifadesini kullanıyoruz; biz de Emniyet'in tehdit algılaması içine giriyor muyuz?
31 Mart 2008
Süleyman Yağız
DSP İstanbul Milletvekili
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞI'NA
Aşağıdaki sorularımın, Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından yazılı olarak yanıtlanması isteğimi bilgilerinize sunarım.
Saygılarımla.
7 Nisan 2008
Süleyman Yağız
DSP İstanbul Milletvekili
Malatya'daki konuşmanızda, "Bütün dünyada sıkıntı var. Türkiye'de de tabii ki onların bir yansıması olacak. Ama bunlar şimdi ne oluyor? Almışlar bir ellerine davul, bir ellerine tokmak, '
Efendim bu iktidar şunu yaptı, bunu yaptı'. Bütün dünyada kuraklık var. Efendim, 'Bunlar buğday ithal ediyorlar' diyorlar. Ne yapalım? Biz ithal ederiz. Biz vatandaşımızı ekmeksiz bırakmayız. Hiç sıkılmıyorlar. Göreve geldiğimizde petrolün varili 22 dolardı. Şimdi 125 dolara çıktı. Bunun için dışarıya çok ciddi rakamlar veriyoruz. Bunu bunlar görmüyor ve diyorlar ki, "Bu kadar cari açık var". Ne olacak? Bizim petrol kuyularımız yok ki, petrolü dışardan ithal ediyoruz. Bu kadar para ödüyoruz" dediniz.
Sonra da yıllar öncesinin Ecevit Hükümeti'ni kastederek, "Ankara'da Bakanlar Kurulu'nu palto giyerek yapıyorlardı. Hamdolsun, biz, bakanlarımıza palto giydirerek Bakanlar Kurulu yapmıyoruz. Benzin istasyonlarında benim çiftçi kardeşim, ellerinde bidonla kuyrukta beklemiyor muydu? Benim, o dönemi yaşayan vatandaşım bilir. Rüşvet vererek, akaryakıt istasyonlarından akaryakıt alıyordu. Ben de aldım da onun için söylüyorum... Biz yaşatmıyoruz" diye konuştunuz.
Bu bağlamda sormak istiyorum:
1 - Sözünü ettiğiniz dönemde ne kadar rüşvet verdiniz?
2 - Rüşvet almak kadar vermek de suç değil midir?
3 - Rüşvet vermek nasıl bir duygudur?
4 - Bugün de benzeri bir durum olsa, rüşvet vererek akaryakıt ya da başka bir ürün alır mısınız?
5 - Söz konusu dönemde Amerika Birleşik Devletleri dâhil bütün dünyada akaryakıt sıkıntısı yaşanmıyor muydu?
6 - "Bizim petrol kuyularımız yok ki, petrolü dışardan ithal ediyoruz. Bu kadar para ödüyoruz" dediğinize göre, sözünü ettiğiniz dönemde ülkemizde çok daha fazla petrol kuyusu mu vardı ki, buna karşın, dönemin hükümeti akaryakıt sıkıntısı yaşattı ve sizin gibileri rüşvet vererek benzin alma zorunda bıraktı?
7 - "Bütün dünyada sıkıntı var. Türkiye'de de tabii ki, onların bir yansıması olacak" dediğinize göre, sözünü ettiğiniz Ecevit Hükümeti döneminde yaşanan akaryakıt sıkıntısı da normal değil miydi?
8 - Dünyadaki sıkıntı sorununu gerekçe gösterdiğinize göre, benzeri sorun yüzünden daha büyük sıkıntı yaşayan dönemin hükümetine haksızlık yaptığınızı düşünmüyor musunuz?
9 - Bugün bütün dünyada sıkıntı yaşandığına göre, buğday ithal ettiğinizi söylediğiniz ülkelerde sıkıntılar nasıl aşılmıştır? Hükümetiniz bu konuda bir çalışma yapmış mıdır?
10 - Onlar sıkıntılarını aşarken, dahası buğday ihraç eder duruma bile gelirken, sizin hükümetiniz herhangi bir önlem almadı mı ki, buğday ithal etmek zorunda kaldınız?
07 Nisan 2008
Süleyman Yağız
DSP İstanbul Milletvekili
"Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet de zalimdir" - Pascal
|